İyi nedir, kötü nedir?
İnsanoğlu var olduğundan beri bu iki sorunun peşinden
koşuyor. Dinler, filozoflar, hukukçular, devletler ve toplumlar kendi
cevaplarını verdiler. Fakat insanlık, binlerce yıl sonra bile iyi ile kötünün
sınırlarını kesin olarak çizebilmiş değil.
Çünkü belki de mesele, iyinin ve kötünün ne olduğunu
bilmemek değil; kimin iyiyi, kimin kötüyü tarif etme hakkına sahip olduğu
sorusudur.
Bir toplumda iyi kabul edilen bir davranış, başka bir
toplumda kötü görülebilir. Bir dönemde kahraman sayılan bir insan, başka bir
dönemde suçlu ilan edilebilir. Bir devletin "vatanseverlik" dediğine
başka bir toplum "baskı" diyebilir.
Öyleyse iyi ve kötünün mutlak bir tarifi var mıdır?
İyi, her zaman çoğunluğun istediği midir?
Çoğunluğun kabul ettiği her şeyin iyi olduğunu
düşünmek büyük bir yanılgıdır.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bir zamanlar kölelik birçok toplumda doğal kabul
ediliyordu. Kadınların eğitim görmesi, seçme ve seçilme hakkına sahip olması
bazı toplumlarda uzun süre düşünülemezdi. Farklı düşünen insanların
susturulması, işkence görmesi veya sürgün edilmesi kimi dönemlerde devlet
düzeninin gereği sayılabiliyordu.
Toplum kabul ediyor diye bunlar iyi olabilir miydi?
Elbette hayır.
Demek ki çoğunluğun kabulü, tek başına ahlaki
doğruluğun ölçüsü değildir.
Çünkü çoğunluk da yanılabilir.
Hatta bazen çoğunluk, yanlışın en güçlü destekçisi
olabilir.
Kötülük yalnızca kötülük yapanın yüzünde görünmez
Kötü insanı tanımak kolaymış gibi düşünürüz.
Oysa kötülük her zaman öfkeli, saldırgan veya zalim
bir yüzle karşımıza çıkmaz.
Bazen iyi giyimli bir insanın sözlerinde, bazen saygın
bir makamın kararında, bazen kalabalıkların alkışında, bazen de "Bana
ne?" diyerek başımızı çevirmemizde gizlidir.
Kötülüğün en tehlikeli biçimlerinden biri,
normalleştirilmiş kötülüktür.
İnsanlar haksızlığa alıştığında, adaletsizliği
sorgulamadığında, başkasının uğradığı zulmü "beni ilgilendirmiyor"
diyerek görmezden geldiğinde kötülük yalnızca kötülüğü yapanın sorumluluğu
olmaktan çıkar.
Sessizlik de zaman zaman kötülüğün ortağı haline
gelir.
İyi olmak, yalnızca kötülük yapmamak mıdır?
Bir insan "Kimseye zarar vermiyorum"
diyebilir.
Peki bu yeterli midir?
Bir çocuğun aç olduğunu görüp yardım etmemek kötülük
müdür?
Haksızlığa uğrayan bir insanı görüp susmak kötülük
müdür?
Gücü elinde bulunduran bir kişinin, gücünü kullanarak
başkasını ezmesine seyirci kalmak ahlaki açıdan nötr bir davranış mıdır?
İyilik belki de yalnızca kötülük yapmamak değildir.
İyilik, gerektiğinde kötülüğün karşısında
durabilmektir.
Haksızlık karşısında "Benim başıma
gelmedi" dememektir.
Güçsüzün yanında durabilmektir.
Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına
yapmamaktır.
Ve belki de en önemlisi, elimizde güç varken onu
başkasının aleyhine kullanmamaktır.
Peki ahlakın ölçüsü nedir?
İyi ve kötüyü belirlemek için elimizde bazı temel
ölçüler vardır.
Bunların başında adalet, vicdan, özgürlük, insan onuru
ve başkasına zarar vermeme ilkesi gelir.
Bir davranış insanın onurunu yok ediyor, masum birine
zarar veriyor, adaleti çiğniyor veya bir insanı yalnızca gücü elinde
bulunduranın çıkarı için araç haline getiriyorsa, onu "iyi"
olarak tanımlamak oldukça güçtür.
Burada önemli olan bir başka ölçü de şudur: Bize
yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına yapabiliyor muyuz?
Eğer cevabımız "hayır" ise, ahlakın
en temel taşlarından birine ulaşmışız demektir.
Hukuk ile ahlak aynı şey değildir.
Bir davranışın hukuken suç olmaması, onun mutlaka iyi
olduğu anlamına gelmez.
Hukuk, toplum düzenini sağlamak için oluşturulan
kurallar bütünüdür.
Ahlak ise insanın kendi vicdanıyla yaptığı
hesaplaşmadır.
Bir insan kanunu çiğnemeden de başkasına büyük bir
haksızlık yapabilir.
Bir yönetici, kendisine verilmiş yasal yetkileri
kullanarak adaletsiz bir karar verebilir.
Bir işveren, yasalara aykırı davranmadan çalışanını
değersiz hissettirebilir.
Bir insan, kimseyi öldürmeden, dövmeden veya
dolandırmadan da başka bir insanın hayatını zehredebilir.
Bu nedenle: Her yasadışı davranış kötüdür demek mümkün
olabilir; fakat her yasal davranış iyidir demek mümkün değildir.
Çünkü hukuk ile vicdan aynı şey değildir.
Dinler iyi ile kötüyü tarif etmiyor mu?
Elbette ediyor.
Dini öğretilerin büyük bölümünde adalet, merhamet,
doğruluk, yardım, kul hakkı, dürüstlük ve insan hayatına saygı önemli değerler
olarak öne çıkar.
Ancak burada da insan faktörü devreye girer.
İnsanlar dini kendi çıkarlarına göre
yorumlayabilirler.
Tarihte din adına yapılan kötülüklerin varlığı, dinin
değil, insanın dini kendi amaçları için kullanabilmesinin de sorgulanmasını
gerektirir.
Bir insanın "Ben bunu inancım için
yapıyorum" demesi, yaptığı davranışı otomatik olarak iyi hale
getirmez.
Çünkü insanın inancı kadar, vicdanı ve davranışının
başkasına verdiği zarar da önemlidir.
İyi insan kimdir?
İyi insan hiç hata yapmayan insan değildir.
İyi insan, yaptığı hatayı fark edebilen insandır.
Yanlış yaptığında özür dileyebilen, gücünü kötüye
kullanmayan, başkasının hakkını kendi hakkı kadar önemseyen, kendisine fayda
sağlamasa bile doğru olanı yapabilen, başkasının acısına kayıtsız kalmayan, başkasının
özgürlüğüne kendi özgürlüğü kadar değer veren insandır.
Belki de iyiliğin en önemli sınavı şudur: Kimse
görmüyorken ne yapıyoruz?
Çünkü insanların önünde iyi görünmek kolaydır.
Asıl mesele, kimsenin bilmeyeceği bir durumda da doğru
olanı yapabilmektir.
Kötülüğün en büyük yardımcısı: Çıkar.
İnsan, çoğu zaman doğru ile yanlış arasında değil,
çıkarı ile vicdanı arasında seçim yapmak zorunda kalır.
Çıkarımız doğrularımızı değiştirmeye başladığında
ahlaki sınırlarımız da yavaş yavaş kaybolur.
Dün yanlış dediğimiz şeye bugün bize fayda sağladığı
için doğru diyebiliriz.
Dün eleştirdiğimiz davranışı bugün kendimiz
yaptığımızda çeşitli gerekçeler üretebiliriz.
İnsan zihni, kendi çıkarını haklı göstermek konusunda
oldukça yaratıcıdır.
Bu yüzden insanın gerçek karakteri, çoğu zaman çıkarı
ile doğrusu çatıştığında ortaya çıkar.
İyilik bulaşıcıdır, kötülük de...
Bir toplumda insanlar birbirine güveniyorsa, iyilik
çoğalır.
Bir insan diğerine yardım eder; diğeri bir
başkasına...
Fakat aynı şey kötülük için de geçerlidir.
Haksızlık karşısında susan bir toplum, zamanla
haksızlığı sıradanlaştırır.
Yalanın normalleştiği yerde dürüst insan saf kabul
edilir.
Rüşvetin sıradanlaştığı yerde dürüstlük zarar etmeye
başlar.
Liyakatin yerine yakınlığın geçtiği yerde hak eden
değil, bağlantısı olan kazanır.
Ve toplumun değerleri yavaş yavaş değişir.
Bir süre sonra insanlar kötülüğü kötü olduğu için
değil, kendilerine zarar verdiği zaman sorgulamaya başlar.
İşte asıl tehlike budur.
Belki de iyinin ve kötünün en basit tarifi vardır.
İyi ve kötüyü tarif etmek için yüzlerce kitap
yazılabilir.
Felsefeciler tartışabilir, hukukçular maddeler
koyabilir, din adamları öğüt verebilir.
Ama belki de bütün bu tartışmaların ortasında çok
basit bir soru vardır: "Benim yerimde o insan olsaydı ve onun yerinde
ben olsaydım, yapılanı yine doğru bulur muydum?"
Bu soruya dürüstçe cevap verebiliyorsak, iyi ile kötü
arasındaki sınırı biraz daha net görebiliriz.
Çünkü insanın ahlaki olgunluğu, yalnızca kendisi için
doğru olanı değil, başkası için de doğru olanı görebilmesiyle başlar.
İyinin ve kötünün bütün zamanlar ve bütün toplumlar
için geçerli tek satırlık bir tarifi belki yoktur.
Ama insanlığın ortak deneyiminden süzülmüş bazı temel
değerler vardır:
Adalet iyidir.
Merhamet iyidir.
Dürüstlük iyidir.
Özgürlüğe saygı iyidir.
İnsan onurunu korumak iyidir.
Masum olana zarar vermemek iyidir.
Haksızlık karşısında susmamak iyidir.
Buna karşılık zulüm, haksızlık, yalan, sömürü, insanı
değersizleştirme ve güçsüzü ezme hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun, insan
vicdanında ciddi bir sorun taşır.
Belki de iyi ile kötünün en gerçek tarifi şudur: İyi,
insanı insanlığından uzaklaştırmayandır.
Kötü ise insanı, başkasının insanlığını görmeyecek
kadar körleştirendir.
Ve insanlığın geleceğini belirleyecek olan da aslında
bu iki seçenek arasındaki tercihtir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder