Ekranda
Anlatılan Hikâyeler, Hayatta Yaşanan Gerçekler.
Bir toplumun neye güldüğünü, neye öfkelendiğini, kimi
kahraman ilan ettiğini ve hangi davranışları normal kabul ettiğini anlamak
istiyorsanız yalnızca sokaklarına, okullarına ve siyasetçilerine bakmayın.
Televizyon ekranlarına da bakın.
Çünkü diziler yalnızca boş zamanlarımızı dolduran
eğlence araçları değildir. Onlar aynı zamanda değerlerimizi, beklentilerimizi,
korkularımızı ve hayata bakışımızı etkileyen güçlü kültürel araçlardır.
Ekranda her akşam önümüze bir hayat modeli konuluyor.
Bazen zenginliğin, bazen gücün, bazen intikamın, bazen de şiddetin hikâyesi
anlatılıyor. Biz de koltuğumuza oturup bu hikâyeleri izliyoruz.
Peki, yalnızca izliyor muyuz?
Yoksa farkında olmadan izlediklerimizin bir bölümünü
kendi hayatımıza mı taşıyoruz?
1. Şiddet, sıradan bir davranış
biçimine dönüşebilir
Bazı dizilerde sorunların çözümü neredeyse daima
tehditle, silahla, yumrukla veya intikamla sağlanıyor. Güçlü karakter,
karşısındakini korkutan; haklı karakter ise çoğu zaman en sert karşılığı veren
kişi olarak sunuluyor.
Şiddet uygulayan karakter karizmatik, zeki, cesur ve
saygın gösterildiğinde, izleyiciye çelişkili bir mesaj verilebiliyor: Şiddet
kötüdür ama güçlüyseniz işe yarar!
Elbette bir dizide şiddetin gösterilmesi, izleyicinin
mutlaka şiddete yöneleceği anlamına gelmez. Ancak şiddetin sürekli
tekrarlanması ve sonuçlarının yeterince sorgulanmaması, özellikle gelişme
çağındaki izleyicilerin şiddete ilişkin algılarını etkileyebilir.
Düşünelim: Bir anlaşmazlığın konuşarak çözülmesine
birkaç dakika, silahlı çatışmaya ise bütün bir bölüm ayrılıyorsa, senaryo bize
hangi davranışın daha önemli olduğunu düşündürüyor?
Şiddeti anlatmak başka, şiddeti hayranlık uyandıran
bir güç gösterisine dönüştürmek başkadır.
2. Para ve güç, insanın değer
ölçüsü hâline geliyor
Bazı dizilerde lüks otomobiller, gösterişli villalar,
pahalı kıyafetler ve sınırsız tüketim hayatın doğal bir parçası gibi sunuluyor.
İnsanların değeri ise çoğu zaman sahip oldukları servet, bağlantılar ve nüfuz
üzerinden ölçülüyor.
Çalışmak, üretmek, dürüst olmak ve dayanışma göstermek
arka planda kalırken zenginlik, başarının tek ölçüsüymüş gibi algılanabiliyor.
Böylece insanın zihninde tehlikeli bir denklem
oluşabiliyor: Zengin olmak başarılı olmaktır. Güçlü olmak haklı olmaktır. Yoksul
olmak ise bir şeyleri başaramamış olmaktır.
Oysa insanın değeri banka hesabıyla ölçülemez. Bir
öğretmenin yetiştirdiği öğrenciler, bir işçinin emeği, bir annenin özverisi,
bir bilim insanının buluşu veya bir yurttaşın dürüstlüğü de toplumun gerçek
zenginliğidir.
Televizyon ekranları bu değerleri görünmez kıldığında,
toplumsal başarı anlayışımız da daralabilir.
3. Kadın ve erkek rolleri yeniden
üretiliyor
Diziler, kadınların ve erkeklerin toplumdaki yerini
nasıl algıladığımızı da etkileyebilir.
Kadının sürekli kıskanılan, kontrol edilen, fedakârlık
yapmak zorunda bırakılan veya erkeğin hayatı üzerinden tanımlanan bir karakter
olarak sunulması, geleneksel kalıpları güçlendirebilir.
Erkeğin ise duygularını göstermeyen, öfkesini kontrol
edemeyen, ailesini baskıyla yöneten ve her durumda son sözü söyleyen kişi
olarak yüceltilmesi, erkekliği yanlış bir güç anlayışıyla özdeşleştirebilir.
Oysa sevgi, sahip olmak değildir. Koruma, kontrol
etmek değildir. Aile reisliği, başkalarının hayatı üzerinde sınırsız söz
hakkına sahip olmak anlamına gelmez.
Kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi sürekli kıskançlık,
baskı, ihanet ve intikam üzerinden anlatmak, sağlıklı ilişkinin nasıl
kurulacağına dair yanlış beklentiler oluşturabilir.
İnsanlar ekranda gördükleri her davranışı benimsemez.
Ancak tekrar tekrar karşılaştıkları davranışları zamanla olağan kabul etme
ihtimalleri vardır.
4. Aile içindeki sorunlar neden hep
kavga ile çözülüyor?
Aile, toplumun en önemli kurumlarından biridir. Fakat
bazı dizilerde aile hayatı neredeyse bitmeyen bir çatışma alanı olarak sunulur.
Yalanlar, sırlar, miras kavgaları, ihanetler,
entrikalar ve bitmek bilmeyen hesaplaşmalar hikâyenin temel malzemesine
dönüşür.
Elbette dizilerin ilgi çekmesi için çatışmaya ihtiyacı
vardır. Sorun, çatışmanın gösterilmesi değil; sevginin, güvenin, sorumluluğun
ve sağlıklı iletişimin sürekli ikinci plana itilmesidir.
Bir ailede sorunlar konuşularak çözülemiyorsa, herkes
birbirini kandırıyorsa ve güç sahibi olan istediğini yaptırıyorsa, izleyiciye
aile hayatı hakkında nasıl bir fikir veriliyor?
Belki de en önemli soru şudur: Televizyonda gördüğümüz
aile ilişkileri, gerçek hayattaki ilişkilerimizden ne kadar farklı?
5. Diziler toplumsal adalet
anlayışını nasıl etkiliyor?
Bazı hikâyelerde zengin ve güçlü kişiler hukukun
üzerinde gibi gösterilir. Sorunlar mahkemelerle değil, kişisel bağlantılarla;
adalet ise kurallarla değil, güçlü bir karakterin verdiği kararla sağlanır.
Böyle bir anlatı, farkında olmadan şu düşünceyi
besleyebilir: Hukuk yavaş ve etkisizdir; gerçek adalet ancak güçlü birinin
müdahalesiyle sağlanır.
Oysa hukuk devletinde adalet, bir kişinin merhametine
veya öfkesine bırakılamaz. Hak aramak, kişisel intikam almakla aynı şey
değildir.
Bir toplumda insanlar adaleti kurallarda değil de
güçlü kişilerin insafında aramaya başlarsa, eşit yurttaşlık düşüncesi zarar
görebilir.
Dizilerin burada önemli bir sorumluluğu vardır: Gücü
yalnızca hayranlık uyandıran bir özellik olarak mı gösterecekler, yoksa gücün
denetlenmesi gerektiğini de anlatacaklar mı?
6. Sürekli entrika, toplumun gerçek
sorunlarını gölgede bırakıyor mu?
Bir ülkede işsizlik, yoksulluk, eğitimde fırsat
eşitsizliği, çevre sorunları, yaşlılık, yalnızlık ve gelir dağılımındaki
adaletsizlik gibi meseleler yaşanırken televizyon ekranlarının büyük bölümü
bitmeyen kişisel hesaplaşmalarla dolabilir.
Burada mesele, dizilerin mutlaka toplumsal sorunları
anlatması gerektiği değildir. İnsanların eğlenmeye, dinlenmeye ve hayal kurmaya
da ihtiyacı vardır.
Ancak kültürel hayatımızın büyük bir bölümünü tüketim,
lüks, aşk üçgenleri ve intikam hikâyeleri kapladığında, ortak sorunlarımızı
konuşmaya ayırdığımız alan daralabilir.
Dizi izlemek insanı düşünmekten alıkoymaz. Fakat
düşünmenin yerini yalnızca tüketmek aldığında, eğlence de sorgulanması gereken
bir alışkanlığa dönüşebilir.
7. Her dizi zararlı mı? Elbette
hayır!
Dizileri bütünüyle suçlamak kolaycılık olur. Çünkü
aynı ekran, önyargıları besleyebildiği gibi onları sorgulamamıza da yardımcı
olabilir.
İyi yazılmış bir dizi, toplumsal eşitsizlikleri
görünür kılabilir; kadına yönelik şiddeti eleştirebilir; yoksulluğun insan
hayatındaki etkilerini anlatabilir; geçmişle yüzleşmemizi sağlayabilir ve
başkalarının yaşadıklarını anlamamıza yardımcı olabilir.
İnsan bazen bir kitapta bulamadığı soruyu bir
karakterin hayatında bulabilir. Bazen hiç tanımadığı bir insanın acısını bir
hikâye sayesinde anlayabilir.
Demek ki sorun dizilerin varlığı değil, nasıl
hikâyeler anlattıkları ve bizim bu hikâyelerle nasıl ilişki kurduğumuzdur.
İzleyici de edilgen bir alıcı olmak zorunda değildir.
İzlediğini sorgulayabilir, karakterlerin davranışlarını tartabilir ve
anlatılanların gerçek hayatı ne ölçüde yansıttığını düşünebilir.
8. Asıl sorumluluk kimin?
Dizilerin toplum üzerindeki etkisini yalnızca
senaristlere, yapımcılara veya televizyon kanallarına yükleyemeyiz. Çünkü
televizyon da içinde bulunduğu toplumdan etkilenir.
İzleyici neyi izliyorsa yapımcılar o ilgiyi
değerlendirebilir. Yapımcıların sunduğu içerikler de izleyicinin beklentilerini
etkileyebilir. Böylece karşılıklı bir ilişki ortaya çıkar.
Bu nedenle sorumluluk paylaşılmalıdır:
- Senaristler ve yapımcılar, şiddeti,
ayrımcılığı ve istismarı sorgulamadan yüceltmemeye özen göstermelidir.
- Televizyon kuruluşları, yalnızca izlenme
oranlarını değil, yayınların toplumsal etkilerini de dikkate almalıdır.
- Aileler ve eğitimciler, özellikle çocuklarla
birlikte izlenen içerikleri değerlendirmeli ve gerektiğinde bunlar üzerine
konuşmalıdır.
- İzleyiciler, her anlatıyı gerçek hayatın
doğal bir yansıması olarak kabul etmemeli; ekranda gördüklerini eleştirel
bir gözle değerlendirmelidir.
Burada amaç sansür değil, sorumlu içerik üretimi ve
bilinçli izleyiciliktir.
Ekrandaki hayat, bizim hayatımızı
ne kadar belirliyor?
Televizyon dizileri tek başına bir toplumu
değiştirmez. İnsanların davranışlarını aileleri, eğitimleri, ekonomik
koşulları, çevreleri, kişisel deneyimleri ve içinde yaşadıkları kültür de
şekillendirir.
Ancak diziler, milyonlarca insanın aynı hikâyelerle
karşılaştığı güçlü bir kültürel alan oluşturur. Bu nedenle ekranda neyin
normal, neyin başarılı, neyin güçlü ve neyin kabul edilebilir gösterildiği
önemsiz değildir.
Bir toplum sürekli güçlü olanın kazandığını, zengin
olanın değerli olduğunu, şiddetin sorunları çözdüğünü ve adaletin ancak kişisel
intikamla sağlanabileceğini izlerse, bu anlatıların toplumsal düşünce
üzerindeki etkisini sorgulamak zorundayız.
Belki de artık yalnızca şu soruyu sormamalıyız: “Bu
dizi kaç reyting aldı?”
Şunu da sormalıyız: “Bu dizi bize insan, hayat,
ahlak ve toplum hakkında ne anlatıyor?”
Çünkü ekran karşısında geçirdiğimiz saatler yalnızca
zamanımızı tüketmez. Bazen düşüncelerimizi de biçimlendirir.
Ve unutmayalım: Bir toplumun geleceği yalnızca
okullarında, meclisinde ve sokaklarında değil; her akşam milyonlarca insanın
karşısına çıkan hikâyelerde de tartışılır.
Ekranlar bize yalnızca bir hayat göstermemeli;
gösterdikleri hayat üzerine düşünmemizi de sağlamalıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder