Tahammül etmek bir erdem midir, yoksa bazen kötülüğün önünü açan bir zayıflık mı?
Bize yıllarca sabretmenin güzelliği anlatıldı.
Öfkemizi yutmamız, haksızlığa karşı sesimizi yükseltmememiz, başımıza gelenlere
katlanmamız öğütlendi. “Sabreden derviş muradına ermiş” dediler. “Sükût
ikrardan gelir” sözünü ise çoğu zaman unuttular.
Oysa hayatın acı bir gerçeği var: Her tahammül
olgunluk değildir; bazen tahammül, haksızlığın cesaret bulduğu zemindir.
Bir insanın sürekli aşağılanmasına, emeğinin
sömürülmesine, hakkının yenmesine sessiz kalırsanız karşı taraf bunu
nezaketiniz olarak görmeyebilir. Sessizliğinizi güçsüzlük, geri çekilişinizi
korku, sabrınızı da sınırsız bir izin olarak yorumlayabilir.
Ve zamanla şunu öğrenir: “Nasıl olsa ses
çıkarmıyor!”
İşte tehlike tam da burada başlar.
Sessizlik, haksızlığın en rahat
sığınağıdır
Haksızlık yapanlar her zaman güçlü oldukları için
kazanmazlar. Bazen karşılarında duranlar yorulduğu, korktuğu, alıştığı veya “Bana
dokunmayan yılan bin yaşasın” diye düşündüğü için kazanırlar.
Bir toplumda adaletsizlik karşısında herkes kendi
kapısını kapatırsa, bir gün o adaletsizlik herkesin kapısını çalar.
İşçinin hakkı yenirken susan, komşusuna haksızlık
yapılırken gözlerini kaçıran, kamu kaynakları talan edilirken “Bana ne!” diyen,
hukuksuzluk karşısında başını kuma gömen insan; belki o gün kendisini
koruduğunu düşünür. Fakat farkında olmadan, yarın kendisine yöneltilecek
haksızlığın da önünü açar.
Çünkü haksızlık, yalnızca onu yapanların cesaretiyle
değil, ona karşı çıkmayanların sessizliğiyle de büyür.
Kötülüğün gücü kadar, iyilerin sessizliği de
önemlidir.
Tahammülün bir sınırı olmalı
Elbette her tartışmaya girmek, her kabalığa aynı
şekilde karşılık vermek, her öfkeyi dışa vurmak doğru değildir. İnsan bazen
huzurunu korumak, bazen daha büyük bir zararı önlemek, bazen de doğru zamanı
beklemek için susabilir.
Ancak susmakla kabullenmek aynı şey değildir.
Sabretmekle boyun eğmek aynı şey değildir.
Affetmekle aynı haksızlığa yeniden kapı açmak aynı şey
değildir.
Olgun insan ne zaman susacağını bildiği kadar ne zaman
konuşması gerektiğini de bilendir. Çünkü sınırları olmayan bir tahammül, bir
süre sonra kişinin kendi değerlerinden vazgeçmesine dönüşebilir.
İnsan her şeye katlanmak zorunda değildir. Her
davranışı sineye çekmek, her haksızlığı mazur görmek, her zalime anlayış
göstermek zorunda da değildir.
Bazen en doğru davranış, açıkça “Hayır!”
demektir.
Bazen insanın kendisine duyduğu saygıyı koruyabilmesi
için karşısındakinin hoşnutsuzluğunu göze alması gerekir.
Siyasette tahammül, iktidarın
konforuna dönüşebilir
Bu mesele yalnızca bireysel ilişkilerle sınırlı
değildir. Toplumsal ve siyasal hayatta da aynı gerçek karşımıza çıkar.
Bir iktidar, toplumun sessizliğini her zaman onay
olarak görmeye başlayabilir. Eleştirinin olmadığı, hesap sorulmadığı,
yanlışların görmezden gelindiği bir ortamda güç denetlenmekten uzaklaşır.
Oysa demokrasinin temelinde yalnızca seçim yapmak
değil, seçilenleri denetlemek de vardır. Yurttaşın görevi sadece oy vermek ve
sonra susmak değildir. Kamu gücünü kullananlardan hesap sormak, hukuku
savunmak, yanlışları eleştirmek ve haklarını korumak da yurttaşlığın
sorumlulukları arasındadır.
Bir toplum haksızlığa ne kadar alışırsa, haksızlık da
o kadar sıradanlaşır.
Önce küçük bir ayrıcalık görmezden gelinir. Sonra bir
hukuksuzluk mazur gösterilir. Ardından yalanlar, kayırmacılık ve adaletsizlik
günlük hayatın olağan parçaları hâline gelir.
Sonunda insanlar, bir zamanlar kabul edilemez
buldukları şeyleri savunmaya bile başlayabilirler.
İşte tahammülün tehlikeli hâle geldiği nokta budur:
İnsan yalnızca haksızlığa katlanmakla kalmaz, zamanla haksızlığı normal kabul
etmeye başlar.
Tahammül ettikçe karşı taraf
değişmeyebilir; siz değişirsiniz
Sürekli taviz verdiğiniz bir ilişkide karşı tarafın
daha anlayışlı olacağını düşünebilirsiniz. Her defasında affettiğinizde
hatasını anlayacağını, her haksızlığı sineye çektiğinizde bir gün vicdanının
sesini dinleyeceğini umabilirsiniz.
Fakat herkes sizin sabrınızı sizin gibi yorumlamaz.
Kimi insan anlayışınızı kıymet bilir. Kimi ise
sınırlarınızı zorlamak için fırsat sayar.
Bu nedenle insanın karşısındakini anlamaya çalışması
kadar kendisini korumayı öğrenmesi de gerekir. Başkasının davranışlarını
değiştiremeyebiliriz ama hangi davranışlara izin vereceğimizi belirleyebiliriz.
Kendimize şu soruyu sormalıyız: Ben bu duruma
gerçekten anlayış gösterdiğim için mi katlanıyorum, yoksa tepki vermekten
korktuğum için mi?
Bu sorunun cevabı, çoğu zaman kendi hayatımızla
kurduğumuz ilişkinin de cevabıdır.
Sabır erdemdir, sınırsız tahammül
değil
Tahammülün insanı yücelttiği zamanlar vardır. Fakat
insan onurunu, adaleti ve başkalarının haklarını korumayı engellemeye
başladığında tahammül artık bir erdem olmaktan çıkar.
Her susuş bilgelik değildir. Her sabır olgunluk
değildir. Her affediş merhamet değildir.
Bazen susmak yangına odun taşımaktır. Bazen geri
çekilmek, haksızlığa alan açmaktır. Bazen de itiraz etmek, yalnızca kendimiz
için değil, başkalarının geleceği için de sorumluluk almaktır.
Unutmayalım: Haksızlık yapanın davranışından kendisi
sorumludur. Haksızlığa uğrayanın sessiz kalması onu haksızlığın suç ortağı
yapmaz. Ancak haksızlık karşısında elimizden geldiğince ses çıkarmak, dayanışma
göstermek ve adaleti savunmak toplumsal sorumluluğumuzdur.
Çünkü insanın sabrı sınırsız, ömrü ise sınırlıdır.
Ömrümüzü her şeye katlanarak geçirmek için değil;
onurlu, özgür ve adil bir hayat kurmak için yaşıyoruz.
Tahammül, karşılıklı saygıyı büyütüyorsa erdemdir.
Haksızlığı cesaretlendiriyorsa, artık yeniden düşünülmesi gereken bir
alışkanlıktır.
Ve bazen söylenmesi gereken en önemli söz şudur: “Buraya
kadar. Bundan sonrasına izin vermiyorum.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder