23 Ekim 2026 Cuma

Tahammül Teşviktir: Sustukça Büyüyen Haksızlık.

 

Tahammül etmek bir erdem midir, yoksa bazen kötülüğün önünü açan bir zayıflık mı?

Bize yıllarca sabretmenin güzelliği anlatıldı. Öfkemizi yutmamız, haksızlığa karşı sesimizi yükseltmememiz, başımıza gelenlere katlanmamız öğütlendi. “Sabreden derviş muradına ermiş” dediler. “Sükût ikrardan gelir” sözünü ise çoğu zaman unuttular.

Oysa hayatın acı bir gerçeği var: Her tahammül olgunluk değildir; bazen tahammül, haksızlığın cesaret bulduğu zemindir.

Bir insanın sürekli aşağılanmasına, emeğinin sömürülmesine, hakkının yenmesine sessiz kalırsanız karşı taraf bunu nezaketiniz olarak görmeyebilir. Sessizliğinizi güçsüzlük, geri çekilişinizi korku, sabrınızı da sınırsız bir izin olarak yorumlayabilir.

Ve zamanla şunu öğrenir: “Nasıl olsa ses çıkarmıyor!”

İşte tehlike tam da burada başlar.

 

Sessizlik, haksızlığın en rahat sığınağıdır

Haksızlık yapanlar her zaman güçlü oldukları için kazanmazlar. Bazen karşılarında duranlar yorulduğu, korktuğu, alıştığı veya “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diye düşündüğü için kazanırlar.

Bir toplumda adaletsizlik karşısında herkes kendi kapısını kapatırsa, bir gün o adaletsizlik herkesin kapısını çalar.

İşçinin hakkı yenirken susan, komşusuna haksızlık yapılırken gözlerini kaçıran, kamu kaynakları talan edilirken “Bana ne!” diyen, hukuksuzluk karşısında başını kuma gömen insan; belki o gün kendisini koruduğunu düşünür. Fakat farkında olmadan, yarın kendisine yöneltilecek haksızlığın da önünü açar.

Çünkü haksızlık, yalnızca onu yapanların cesaretiyle değil, ona karşı çıkmayanların sessizliğiyle de büyür.

Kötülüğün gücü kadar, iyilerin sessizliği de önemlidir.

 

Tahammülün bir sınırı olmalı

Elbette her tartışmaya girmek, her kabalığa aynı şekilde karşılık vermek, her öfkeyi dışa vurmak doğru değildir. İnsan bazen huzurunu korumak, bazen daha büyük bir zararı önlemek, bazen de doğru zamanı beklemek için susabilir.

Ancak susmakla kabullenmek aynı şey değildir.

Sabretmekle boyun eğmek aynı şey değildir.

Affetmekle aynı haksızlığa yeniden kapı açmak aynı şey değildir.

Olgun insan ne zaman susacağını bildiği kadar ne zaman konuşması gerektiğini de bilendir. Çünkü sınırları olmayan bir tahammül, bir süre sonra kişinin kendi değerlerinden vazgeçmesine dönüşebilir.

İnsan her şeye katlanmak zorunda değildir. Her davranışı sineye çekmek, her haksızlığı mazur görmek, her zalime anlayış göstermek zorunda da değildir.

Bazen en doğru davranış, açıkça “Hayır!” demektir.

Bazen insanın kendisine duyduğu saygıyı koruyabilmesi için karşısındakinin hoşnutsuzluğunu göze alması gerekir.

 

Siyasette tahammül, iktidarın konforuna dönüşebilir

Bu mesele yalnızca bireysel ilişkilerle sınırlı değildir. Toplumsal ve siyasal hayatta da aynı gerçek karşımıza çıkar.

Bir iktidar, toplumun sessizliğini her zaman onay olarak görmeye başlayabilir. Eleştirinin olmadığı, hesap sorulmadığı, yanlışların görmezden gelindiği bir ortamda güç denetlenmekten uzaklaşır.

Oysa demokrasinin temelinde yalnızca seçim yapmak değil, seçilenleri denetlemek de vardır. Yurttaşın görevi sadece oy vermek ve sonra susmak değildir. Kamu gücünü kullananlardan hesap sormak, hukuku savunmak, yanlışları eleştirmek ve haklarını korumak da yurttaşlığın sorumlulukları arasındadır.

Bir toplum haksızlığa ne kadar alışırsa, haksızlık da o kadar sıradanlaşır.

Önce küçük bir ayrıcalık görmezden gelinir. Sonra bir hukuksuzluk mazur gösterilir. Ardından yalanlar, kayırmacılık ve adaletsizlik günlük hayatın olağan parçaları hâline gelir.

Sonunda insanlar, bir zamanlar kabul edilemez buldukları şeyleri savunmaya bile başlayabilirler.

İşte tahammülün tehlikeli hâle geldiği nokta budur: İnsan yalnızca haksızlığa katlanmakla kalmaz, zamanla haksızlığı normal kabul etmeye başlar.

 

Tahammül ettikçe karşı taraf değişmeyebilir; siz değişirsiniz

Sürekli taviz verdiğiniz bir ilişkide karşı tarafın daha anlayışlı olacağını düşünebilirsiniz. Her defasında affettiğinizde hatasını anlayacağını, her haksızlığı sineye çektiğinizde bir gün vicdanının sesini dinleyeceğini umabilirsiniz.

Fakat herkes sizin sabrınızı sizin gibi yorumlamaz.

Kimi insan anlayışınızı kıymet bilir. Kimi ise sınırlarınızı zorlamak için fırsat sayar.

Bu nedenle insanın karşısındakini anlamaya çalışması kadar kendisini korumayı öğrenmesi de gerekir. Başkasının davranışlarını değiştiremeyebiliriz ama hangi davranışlara izin vereceğimizi belirleyebiliriz.

Kendimize şu soruyu sormalıyız: Ben bu duruma gerçekten anlayış gösterdiğim için mi katlanıyorum, yoksa tepki vermekten korktuğum için mi?

Bu sorunun cevabı, çoğu zaman kendi hayatımızla kurduğumuz ilişkinin de cevabıdır.

 

Sabır erdemdir, sınırsız tahammül değil

Tahammülün insanı yücelttiği zamanlar vardır. Fakat insan onurunu, adaleti ve başkalarının haklarını korumayı engellemeye başladığında tahammül artık bir erdem olmaktan çıkar.

Her susuş bilgelik değildir. Her sabır olgunluk değildir. Her affediş merhamet değildir.

Bazen susmak yangına odun taşımaktır. Bazen geri çekilmek, haksızlığa alan açmaktır. Bazen de itiraz etmek, yalnızca kendimiz için değil, başkalarının geleceği için de sorumluluk almaktır.

Unutmayalım: Haksızlık yapanın davranışından kendisi sorumludur. Haksızlığa uğrayanın sessiz kalması onu haksızlığın suç ortağı yapmaz. Ancak haksızlık karşısında elimizden geldiğince ses çıkarmak, dayanışma göstermek ve adaleti savunmak toplumsal sorumluluğumuzdur.

Çünkü insanın sabrı sınırsız, ömrü ise sınırlıdır.

Ömrümüzü her şeye katlanarak geçirmek için değil; onurlu, özgür ve adil bir hayat kurmak için yaşıyoruz.

Tahammül, karşılıklı saygıyı büyütüyorsa erdemdir. Haksızlığı cesaretlendiriyorsa, artık yeniden düşünülmesi gereken bir alışkanlıktır.

Ve bazen söylenmesi gereken en önemli söz şudur: “Buraya kadar. Bundan sonrasına izin vermiyorum.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder