26 Ekim 2026 Pazartesi

Hırsız Hırsızı Korur; Çünkü Mecburdur!

 

Birbirlerinin suçlarını örtbas edenler, çoğu zaman yalnızca birbirlerini değil, kendi sonlarını da korurlar.

Hırsızın hırsızı koruması, basit bir dayanışma meselesi değildir. Bazen bu, ortak çıkarların, karşılıklı sırların ve ortaya çıkması hâlinde herkesi sarsabilecek gerçeklerin üzerine kurulmuş bir mecburiyettir.

Çünkü bazı ilişkiler güven üzerine değil, korku üzerine kurulur. Bazı ortaklıkları dostluk değil, birbirinin açığını bilmek ayakta tutar. Bazı insanlar birbirlerini sevdikleri için değil, birbirleri olmadan ayakta kalamayacakları için korurlar.

Birinin susması, diğerinin konuşmamasına bağlıdır. Birinin sırrı, ötekinin sırrıyla örtülür. Birinin suçunun ortaya çıkması, diğerinin de hesap vermesi anlamına gelebilir.

İşte böyle bir düzende sadakat, ahlaki bir değer olmaktan çıkar; karşılıklı çıkarların ve korkuların esiri hâline gelir.

Hırsızın hırsızı korumasının nedeni bazen dostluk değil, birbirlerinin sonunu hazırlayabilecek gerçeği bilmeleridir.

 

Suç ortaklığı nasıl bir düzene dönüşür?

Başlangıçta küçük bir yanlışın üzeri örtülür. Sonra bir başkasının hatasına göz yumulur. Bir süre sonra hukuka aykırı bir davranış, kişisel çıkar uğruna savunulmaya başlanır.

İnsan, ilk yanlışını savunurken belki utanır. İkincisinde gerekçeler üretir. Üçüncüsünde kendisini haklı görmeye başlar.

Zamanla yanlış, sıradanlaşır; dürüstlük ise çıkarların önünde bir engel gibi gösterilir.

Birbirlerinin yaptıklarını bilen insanlar, karşılıklı suskunluğun sağladığı güvenli alanda buluşurlar. Herkes diğerinin açığını bildiği için kimse ilk taşı atmak istemez.

Çünkü birinin konuşması, zincirin diğer halkalarını da harekete geçirebilir.

Bu nedenle suç ortaklığı bazen görünürde güçlü, gerçekte ise son derece kırılgan bir yapı oluşturur. Herkes birbirini korur; çünkü herkes kendisinin de korunmaya muhtaç olduğunu bilir.

 

Siyasette karşılıklı koruma: Asıl tehlike burada başlar

Bu durum siyaset alanında çok daha ağır sonuçlar doğurabilir.

Kamu gücü, kişisel çıkarları korumak için kullanıldığında yalnızca bir kişinin yaptığı yanlışla karşı karşıya kalmayız. O yanlışı görmezden gelenler, denetlemeyenler, soruşturulmasını engelleyenler ve hesap sorulmasını önleyenler de sorunun bir parçası hâline gelebilir.

Elbette bir kişiye yöneltilen suçlama, tek başına suçun kanıtı değildir. Herkesin masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkı vardır. Ancak somut delillerle desteklenen yolsuzluk iddialarının tarafsız biçimde soruşturulması da hukuk devletinin vazgeçilmez gereğidir.

Asıl tehlike, kişilerin değil makamların dokunulmaz hâle getirilmesidir.

Bir yönetici, kendisini eleştirenleri düşman ilan ediyor; çevresindekiler de onun her kararını sorgusuz sualsiz savunuyorsa, orada denetim kültürü zayıflıyor demektir.

Bir kamu görevlisinin görevi, yöneticisinin yanlışını örtmek değil, kamu yararını korumaktır.

Bir siyasetçinin sorumluluğu, kendi çevresindekilerin çıkarlarını savunmak değil, kendisine emanet edilen yetkiyi hukuka uygun kullanmaktır.

Bir hukuk kurumunun görevi ise kimin güçlü, kimin yakın veya kimin nüfuzlu olduğuna bakmadan adaleti sağlamaktır.

Kamu gücü, hesap vermekten kaçmanın aracı hâline gelirse hukuk zayıflar; kişisel sadakat, kamu sorumluluğunun önüne geçerse toplum zarar görür.

 

Neden birbirlerini ele vermezler?

Çünkü bazı ilişkilerde susmanın kazancı, konuşmanın getireceği sonuçlardan daha büyük görülür.

Bir kişi diğerinin yaptıklarını biliyorsa, onu ele verdiğinde kendi davranışlarının da sorgulanmasından çekinebilir. Ortak çıkarlar tehlikeye girebilir. Kurulan düzen bozulabilir. Bugüne kadar sağlanan ayrıcalıklar kaybedilebilir.

Böylece insanlar, doğru olanı yapmak yerine kendilerini güvence altına almayı seçebilirler.

Bir süre sonra şu anlayış yerleşir: “Ben seni koruyayım, sen de beni koru.”

Bu anlayışın en tehlikeli yanı, yanlış davranışın artık istisna olmaktan çıkmasıdır. Kişiler, birbirlerinin yanlışlarını örtmeyi bir yükümlülük gibi görmeye başlar.

Oysa ahlaki sorumluluk, başkasının yanlışını gizlemek değil, yanlış karşısında doğru olanı savunabilmektir.

Bir insanın gerçek karakteri, güçlü bir dostunu ne kadar savunduğuyla değil, dostunun yanlış yaptığını gördüğünde ne yaptığıyla da anlaşılır.

 

Sessizlik de sorumluluk doğurabilir

Bir toplumda haksızlıklar karşısında herkes susuyorsa, bunun nedenlerini sorgulamak gerekir.

Kimi korkar, kimi çıkarını kaybetmek istemez, kimi de “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesiyle hareket eder.

Fakat haksızlığın karşısında sessiz kalmak, her durumda doğrudan suç ortaklığı anlamına gelmese de özellikle sorumluluk sahibi kişilerin görevlerini yerine getirmemesi haksızlığın sürmesine katkıda bulunabilir.

Yolsuzluk karşısında susan bir denetçi, hukuka aykırı bir işlemi bilerek görmezden gelen bir yetkili veya delilleri incelemekten kaçınan bir kurum, yalnızca kendi görevini ihmal etmiş olmaz; kamu güveninin aşınmasına da yol açabilir.

Bu nedenle dürüst insanlar kadar dürüst kurumlara da ihtiyacımız vardır.

Çünkü adaletin yalnızca iyi niyetli insanlara bağlı olduğu bir sistem, kişilerin değişmesiyle bozulabilir. Oysa bağımsız denetim, şeffaflık, özgür basın ve hesap verebilirlik üzerine kurulu bir sistem, yanlışların ortaya çıkarılmasını kolaylaştırır.

 

Peki, bu düzen nasıl bozulur?

Birbirini koruyan çıkar çevrelerini dağıtmanın yolu, yalnızca kişilerin değişmesini beklemek değildir. Asıl yapılması gereken, kim olursa olsun hiç kimsenin denetimden kaçamayacağı bir düzen kurmaktır.

  • Bağımsız yargı: Suç iddiaları siyasi kimliğe, makama veya yakınlığa göre değil, delillere ve hukuka göre değerlendirilmelidir.
  • Şeffaf kamu harcamaları: İhaleler, sözleşmeler, kamu kaynaklarının kullanımı ve bunların sonuçları vatandaşların inceleyebileceği biçimde açıklanmalıdır.
  • Etkili denetim: Denetim kurumları siyasi baskıdan uzak çalışmalı; tespitleri takip edilmeli ve sonuçları kamuoyuna duyurulmalıdır.
  • Özgür basın: Gazeteciler, kamu yararını ilgilendiren iddiaları araştırabilmeli; iddialar da doğrulanabilir kanıtlarla incelenmelidir.
  • İhbarcıların korunması: Hukuka aykırı uygulamaları iyi niyetle bildiren kişiler, misillemeye karşı etkili biçimde korunmalıdır.
  • Siyasi ve idari hesap verebilirlik: Kamu görevini kötüye kullandığı kanıtlanan kişiler, makamları ne olursa olsun hukuki ve idari sonuçlarla karşılaşmalıdır.

Bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir. Ancak birlikte uygulandıklarında, karşılıklı suskunluk üzerine kurulan ilişkilerin hareket alanını daraltırlar.

Çünkü hesap sorulamayan bir yerde yanlışın maliyeti azalır; hesap sorulabilen bir yerde ise kimse yalnızca güçlü olduğu için güvende olamaz.

 

Suç ortaklığının panzehiri adalettir

Hırsızın hırsızı koruması, her zaman aynı nedene dayanmaz. Bazen çıkar, bazen korku, bazen sadakat, bazen de karşılıklı sırlar bu ilişkiyi ayakta tutar.

Fakat ortak nokta şudur: Kişisel çıkar, doğruluğun ve hukukun önüne geçtiğinde koruma duygusu, adaleti engelleyen bir araca dönüşebilir.

Böyle bir düzende insanlar birbirlerine güveniyor gibi görünürler. Oysa bu güvenin temelinde çoğu zaman birbirlerinin iyiliğini istemek değil, birbirlerinin açığa çıkmasından korkmak vardır.

Bu nedenle bir toplumun kurtuluşu, yalnızca kötü insanların ortadan kalkmasında değil, kötü davranışların korunmasını zorlaştıran kurumların kurulmasındadır.

Hiç kimse makamı, serveti, siyasi yakınlığı veya nüfuzu nedeniyle hesap vermekten kaçamamalıdır.

Unutmayalım: Birbirinin yanlışını örtenler, kısa vadede birbirlerini kurtardıklarını düşünebilirler. Fakat adaletin yerini karşılıklı çıkarlar aldığında, toplumun devlete ve kurumlara duyduğu güven de zarar görür.

Hırsız hırsızı korur; çünkü bazen diğerinin düşmesi, kendi maskesinin de düşmesi demektir.

Ve bir toplum için asıl mesele, kimin kimi koruduğundan çok, yanlış yapanı kim olursa olsun hesap vermeye zorlayacak bir hukuk düzeninin bulunup bulunmadığıdır.

Çünkü adalet, güçlülerin birbirini koruduğu yerde değil, güçsüzün bile hakkını arayabildiği yerde vardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder