Birbirlerinin suçlarını örtbas edenler, çoğu zaman yalnızca birbirlerini değil, kendi sonlarını da korurlar.
Hırsızın hırsızı koruması, basit bir dayanışma
meselesi değildir. Bazen bu, ortak çıkarların, karşılıklı sırların ve ortaya
çıkması hâlinde herkesi sarsabilecek gerçeklerin üzerine kurulmuş bir
mecburiyettir.
Çünkü bazı ilişkiler güven üzerine değil, korku
üzerine kurulur. Bazı ortaklıkları dostluk değil, birbirinin açığını bilmek
ayakta tutar. Bazı insanlar birbirlerini sevdikleri için değil, birbirleri
olmadan ayakta kalamayacakları için korurlar.
Birinin susması, diğerinin konuşmamasına bağlıdır.
Birinin sırrı, ötekinin sırrıyla örtülür. Birinin suçunun ortaya çıkması,
diğerinin de hesap vermesi anlamına gelebilir.
İşte böyle bir düzende sadakat, ahlaki bir değer
olmaktan çıkar; karşılıklı çıkarların ve korkuların esiri hâline gelir.
Hırsızın hırsızı korumasının nedeni bazen dostluk
değil, birbirlerinin sonunu hazırlayabilecek gerçeği bilmeleridir.
Suç ortaklığı nasıl bir düzene
dönüşür?
Başlangıçta küçük bir yanlışın üzeri örtülür. Sonra
bir başkasının hatasına göz yumulur. Bir süre sonra hukuka aykırı bir davranış,
kişisel çıkar uğruna savunulmaya başlanır.
İnsan, ilk yanlışını savunurken belki utanır.
İkincisinde gerekçeler üretir. Üçüncüsünde kendisini haklı görmeye başlar.
Zamanla yanlış, sıradanlaşır; dürüstlük ise çıkarların
önünde bir engel gibi gösterilir.
Birbirlerinin yaptıklarını bilen insanlar, karşılıklı
suskunluğun sağladığı güvenli alanda buluşurlar. Herkes diğerinin açığını
bildiği için kimse ilk taşı atmak istemez.
Çünkü birinin konuşması, zincirin diğer halkalarını da
harekete geçirebilir.
Bu nedenle suç ortaklığı bazen görünürde güçlü,
gerçekte ise son derece kırılgan bir yapı oluşturur. Herkes birbirini korur;
çünkü herkes kendisinin de korunmaya muhtaç olduğunu bilir.
Siyasette karşılıklı koruma: Asıl
tehlike burada başlar
Bu durum siyaset alanında çok daha ağır sonuçlar
doğurabilir.
Kamu gücü, kişisel çıkarları korumak için
kullanıldığında yalnızca bir kişinin yaptığı yanlışla karşı karşıya kalmayız. O
yanlışı görmezden gelenler, denetlemeyenler, soruşturulmasını engelleyenler ve
hesap sorulmasını önleyenler de sorunun bir parçası hâline gelebilir.
Elbette bir kişiye yöneltilen suçlama, tek başına
suçun kanıtı değildir. Herkesin masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkı
vardır. Ancak somut delillerle desteklenen yolsuzluk iddialarının tarafsız
biçimde soruşturulması da hukuk devletinin vazgeçilmez gereğidir.
Asıl tehlike, kişilerin değil makamların dokunulmaz
hâle getirilmesidir.
Bir yönetici, kendisini eleştirenleri düşman ilan
ediyor; çevresindekiler de onun her kararını sorgusuz sualsiz savunuyorsa,
orada denetim kültürü zayıflıyor demektir.
Bir kamu görevlisinin görevi, yöneticisinin yanlışını
örtmek değil, kamu yararını korumaktır.
Bir siyasetçinin sorumluluğu, kendi çevresindekilerin
çıkarlarını savunmak değil, kendisine emanet edilen yetkiyi hukuka uygun
kullanmaktır.
Bir hukuk kurumunun görevi ise kimin güçlü, kimin
yakın veya kimin nüfuzlu olduğuna bakmadan adaleti sağlamaktır.
Kamu gücü, hesap vermekten kaçmanın aracı hâline
gelirse hukuk zayıflar; kişisel sadakat, kamu sorumluluğunun önüne geçerse
toplum zarar görür.
Neden birbirlerini ele vermezler?
Çünkü bazı ilişkilerde susmanın kazancı, konuşmanın
getireceği sonuçlardan daha büyük görülür.
Bir kişi diğerinin yaptıklarını biliyorsa, onu ele
verdiğinde kendi davranışlarının da sorgulanmasından çekinebilir. Ortak
çıkarlar tehlikeye girebilir. Kurulan düzen bozulabilir. Bugüne kadar sağlanan
ayrıcalıklar kaybedilebilir.
Böylece insanlar, doğru olanı yapmak yerine
kendilerini güvence altına almayı seçebilirler.
Bir süre sonra şu anlayış yerleşir: “Ben seni
koruyayım, sen de beni koru.”
Bu anlayışın en tehlikeli yanı, yanlış davranışın
artık istisna olmaktan çıkmasıdır. Kişiler, birbirlerinin yanlışlarını örtmeyi
bir yükümlülük gibi görmeye başlar.
Oysa ahlaki sorumluluk, başkasının yanlışını gizlemek
değil, yanlış karşısında doğru olanı savunabilmektir.
Bir insanın gerçek karakteri, güçlü bir dostunu ne
kadar savunduğuyla değil, dostunun yanlış yaptığını gördüğünde ne yaptığıyla da
anlaşılır.
Sessizlik de sorumluluk doğurabilir
Bir toplumda haksızlıklar karşısında herkes susuyorsa,
bunun nedenlerini sorgulamak gerekir.
Kimi korkar, kimi çıkarını kaybetmek istemez, kimi de “Bana
dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesiyle hareket eder.
Fakat haksızlığın karşısında sessiz kalmak, her
durumda doğrudan suç ortaklığı anlamına gelmese de özellikle sorumluluk sahibi
kişilerin görevlerini yerine getirmemesi haksızlığın sürmesine katkıda
bulunabilir.
Yolsuzluk karşısında susan bir denetçi, hukuka aykırı
bir işlemi bilerek görmezden gelen bir yetkili veya delilleri incelemekten
kaçınan bir kurum, yalnızca kendi görevini ihmal etmiş olmaz; kamu güveninin
aşınmasına da yol açabilir.
Bu nedenle dürüst insanlar kadar dürüst kurumlara da
ihtiyacımız vardır.
Çünkü adaletin yalnızca iyi niyetli insanlara bağlı
olduğu bir sistem, kişilerin değişmesiyle bozulabilir. Oysa bağımsız denetim,
şeffaflık, özgür basın ve hesap verebilirlik üzerine kurulu bir sistem,
yanlışların ortaya çıkarılmasını kolaylaştırır.
Peki, bu düzen nasıl bozulur?
Birbirini koruyan çıkar çevrelerini dağıtmanın yolu,
yalnızca kişilerin değişmesini beklemek değildir. Asıl yapılması gereken, kim
olursa olsun hiç kimsenin denetimden kaçamayacağı bir düzen kurmaktır.
- Bağımsız yargı: Suç iddiaları siyasi
kimliğe, makama veya yakınlığa göre değil, delillere ve hukuka göre
değerlendirilmelidir.
- Şeffaf kamu harcamaları: İhaleler,
sözleşmeler, kamu kaynaklarının kullanımı ve bunların sonuçları
vatandaşların inceleyebileceği biçimde açıklanmalıdır.
- Etkili denetim: Denetim kurumları siyasi
baskıdan uzak çalışmalı; tespitleri takip edilmeli ve sonuçları kamuoyuna
duyurulmalıdır.
- Özgür basın: Gazeteciler, kamu yararını
ilgilendiren iddiaları araştırabilmeli; iddialar da doğrulanabilir
kanıtlarla incelenmelidir.
- İhbarcıların korunması: Hukuka aykırı
uygulamaları iyi niyetle bildiren kişiler, misillemeye karşı etkili
biçimde korunmalıdır.
- Siyasi ve idari hesap verebilirlik: Kamu
görevini kötüye kullandığı kanıtlanan kişiler, makamları ne olursa olsun
hukuki ve idari sonuçlarla karşılaşmalıdır.
Bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir. Ancak
birlikte uygulandıklarında, karşılıklı suskunluk üzerine kurulan ilişkilerin
hareket alanını daraltırlar.
Çünkü hesap sorulamayan bir yerde yanlışın maliyeti
azalır; hesap sorulabilen bir yerde ise kimse yalnızca güçlü olduğu için
güvende olamaz.
Suç ortaklığının panzehiri
adalettir
Hırsızın hırsızı koruması, her zaman aynı nedene
dayanmaz. Bazen çıkar, bazen korku, bazen sadakat, bazen de karşılıklı sırlar
bu ilişkiyi ayakta tutar.
Fakat ortak nokta şudur: Kişisel çıkar, doğruluğun ve
hukukun önüne geçtiğinde koruma duygusu, adaleti engelleyen bir araca
dönüşebilir.
Böyle bir düzende insanlar birbirlerine güveniyor gibi
görünürler. Oysa bu güvenin temelinde çoğu zaman birbirlerinin iyiliğini
istemek değil, birbirlerinin açığa çıkmasından korkmak vardır.
Bu nedenle bir toplumun kurtuluşu, yalnızca kötü
insanların ortadan kalkmasında değil, kötü davranışların korunmasını
zorlaştıran kurumların kurulmasındadır.
Hiç kimse makamı, serveti, siyasi yakınlığı veya
nüfuzu nedeniyle hesap vermekten kaçamamalıdır.
Unutmayalım: Birbirinin yanlışını örtenler, kısa
vadede birbirlerini kurtardıklarını düşünebilirler. Fakat adaletin yerini
karşılıklı çıkarlar aldığında, toplumun devlete ve kurumlara duyduğu güven de
zarar görür.
Hırsız hırsızı korur; çünkü bazen diğerinin düşmesi,
kendi maskesinin de düşmesi demektir.
Ve bir toplum için asıl mesele, kimin kimi
koruduğundan çok, yanlış yapanı kim olursa olsun hesap vermeye zorlayacak bir
hukuk düzeninin bulunup bulunmadığıdır.
Çünkü adalet, güçlülerin birbirini koruduğu yerde
değil, güçsüzün bile hakkını arayabildiği yerde vardır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder