Okumayan insan yalnızca bilgisiz kalmaz; başkalarının düşünceleriyle yaşamaya, başkalarının kararlarıyla yönetilmeye ve başkalarının çizdiği sınırlar içinde düşünmeye de mahkûm olabilir.
Bir toplumun gelişmişliğini yalnızca yollarıyla,
köprüleriyle, gökdelenleriyle, otomobilleriyle veya kişi başına düşen geliriyle
ölçebilir miyiz? Peki ya o toplumun insanları okumuyorsa, okuduğunu
anlamıyorsa, duyduğu her söze inanıyor ve hiçbir şeyi sorgulamıyorsa?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bugün birçok insan uzun bir yazıyı okumaya
sabredemiyor. Bir konunun ayrıntılarını öğrenmek yerine başlığını okuyor,
birkaç cümleye bakıyor ve hemen kararını veriyor. Bir haberi araştırmak yerine
sosyal medyada karşısına çıkan kısa bir paylaşımı yeterli buluyor. Bir
düşünceyi anlamaya çalışmak yerine, kendi görüşüne uygun olup olmadığına
bakıyor.
İki satır okuyor, hükmünü veriyor.
Peki, iki satırla düşünmeye alışmış bir toplum,
hayatın karmaşık sorunlarını nasıl çözebilir?
Okumayan insan, düşünmekten de
uzaklaşır mı?
Okumak, yalnızca kelimeleri gözden geçirmek değildir.
Okumak; anlamak, karşılaştırmak, sorgulamak ve zihnimizde yeni bağlantılar
kurmaktır.
Bir kitap bize yalnızca bilgi vermez. Başka insanların
hayatlarını, farklı toplumların deneyimlerini, tarihin hatalarını ve insan
doğasının çelişkilerini de gösterir.
Okuyan insan, kendi düşüncesinin tek doğru
olmayabileceğini öğrenir. Bir olayın farklı nedenleri olabileceğini görür. Bir
iddiayı kabul etmeden önce kanıtını arar.
Okumayan insan ise düşüncelerini çoğu zaman
çevresinden duyduklarıyla, alışkanlıklarıyla ve önyargılarıyla sınırlar.
Elbette az okuyan herkes düşünemez, çok okuyan herkes
de doğru düşünür diyemeyiz. Ancak düzenli ve nitelikli okuma, insanın bilgiye
ulaşma, farklı görüşleri değerlendirme ve kendi düşüncesini sınama becerisini
geliştiren en önemli araçlardan biridir.
Okumak insanı mutlaka haklı çıkarmaz; ama neden haklı
olduğunu sorgulamayı öğretir.
İki satırlık bilgiyle ülke
yönetilir mi?
Bir ülkenin ekonomisini anlamak için birkaç slogan
yeterli midir? İşsizliğin nedenlerini, enflasyonun sonuçlarını veya gelir
dağılımındaki adaletsizliği yalnızca bir sosyal medya paylaşımıyla
açıklayabilir miyiz?
Eğitim sisteminin sorunlarını, hukukun işleyişini,
uluslararası ilişkileri veya tarihsel olayları birkaç cümleye sığdırabilir
miyiz?
Elbette karmaşık konular kısa ve anlaşılır biçimde
anlatılabilir. Ancak kısa anlatım ile yüzeysel düşünme aynı şey değildir.
Sorun, insanların kısa yazılar okuması değil; kısa
yazıların bütün gerçeği temsil ettiğine inanmasıdır.
Bir başlığı okuyup karar veren insan, haberin
devamında ne yazdığını bilmez. Bir konuşmanın yalnızca kendisine gösterilen
bölümünü izleyen kişi, bağlamı kaçırabilir. Bir siyasi liderin iddiasını
araştırmadan benimseyen seçmen, kendi kararını başkasının yönlendirmesine
bırakabilir.
Böylece bilgiye sahip olduğunu düşünen, ama gerçekte
yalnızca bilgi kırıntılarıyla hareket eden bir toplum ortaya çıkar.
Bu toplumda tartışmalar çoğalabilir, sesler
yükselebilir, insanlar birbirlerini suçlayabilir. Fakat sorunların nedenleri ve
çözümleri üzerinde derinlemesine düşünmek giderek zorlaşır.
Çünkü tartışmak başka, anlamak başkadır.
Okumayan toplumun en büyük kaybı
sorgulama yeteneğidir
Demokrasinin sağlıklı işlemesi için yalnızca seçim
yapmak yeterli değildir. Yurttaşların siyasi vaatleri değerlendirebilmesi, kamu
yönetimini denetleyebilmesi ve gerektiğinde kendi destekledikleri kişileri de
eleştirebilmesi gerekir.
Bunun için bilgiye ihtiyaç vardır. Bilgiyi
değerlendirmek için de okuma, anlama ve sorgulama becerileri önemlidir.
Okumayan ve araştırmayan bir toplumda sloganlar, somut
programların önüne geçebilir. Kişiler, düşüncelerin içeriğinden çok onları
söyleyen insanların kimliğine önem verebilir.
Bir siyasi liderin söylediği söz, doğruluğu
araştırılmadan kabul edilebilir. Bir iddia, yalnızca kişinin dünya görüşüne
uygun olduğu için gerçek sanılabilir. Yanlış olduğu ortaya çıktığında bile
insanlar fikirlerini değiştirmek yerine yanlışı savunmaya devam edebilir.
Bu durum yalnızca siyasette görülmez. Sağlıkta,
ekonomide, aile ilişkilerinde ve gündelik yaşamda da karşımıza çıkar.
Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolaylaştığı bir çağda asıl
sorun, bilgi bulamamak değil; doğru bilgiyle yanlış bilgiyi birbirinden
ayırabilmektir.
Sorgulamayan insanı yanıltmak kolaydır; sorgulamayan
kalabalıkları yönlendirmek ise çok daha kolay olabilir.
Sosyal medya bize bilgi mi veriyor,
dikkatimizi mi tüketiyor?
Teknoloji, bilgiye erişimi hiç olmadığı kadar
kolaylaştırdı. Artık dünyanın önde gelen üniversitelerinin yayınlarına,
kitaplara, belgesellere ve bilimsel açıklamalara ulaşmak mümkün.
Ancak aynı teknoloji, dikkatimizi sürekli başka bir
yere çeken bir ortam da oluşturdu.
Bir haberin ardından başka bir video, onun ardından
eğlenceli bir görüntü, sonra tartışmalı bir paylaşım…
İnsan bir konuyu anlamaya fırsat bulamadan diğerine
geçiyor. Bilgi tüketiyor, ama öğrendiklerini zihninde birleştiremiyor.
Sosyal medyada geçirilen zamanın tamamı elbette boşa
harcanmış değildir. Orada öğrenmek, tartışmak ve üretmek de mümkündür. Sorun,
sürekli içerik tüketmenin düşünmenin yerini almasıdır.
Bir insan gün boyunca yüzlerce paylaşım görebilir, ama
akşam olduğunda öğrendiği yeni bir şeyi açıklamakta zorlanabilir.
Çünkü görmek, okumak değildir. Okumak, anlamak
değildir. Anlamak da her zaman öğrenmek anlamına gelmez.
Öğrenmek, bilgiyi zihinde işlemek ve gerektiğinde
kullanabilmektir.
Bir toplumun gelişmesi için ne
yapmalıyız?
Okuma alışkanlığı yalnızca bireyin iradesine
bırakılamaz. Ailenin, okulun, medyanın ve kamu kurumlarının da sorumluluğu
vardır.
Ailede: Çocuklara yalnızca ders çalışmaları
söylenmemeli; evde kitap okuma ve okunanlar üzerine konuşma alışkanlığı
geliştirilmelidir. Çocukların sorularına kızmak yerine onları soru sormaya
teşvik etmek gerekir.
Okulda: Öğrenciler yalnızca ezberledikleri bilgileri
tekrar etmeye değil, okuduklarını anlamaya, farklı kaynakları karşılaştırmaya
ve kendi düşüncelerini gerekçelendirmeye yönlendirilmelidir.
Kütüphanelerde: Her yaştan insanın ücretsiz veya kolay
erişilebilir kitaplara ulaşması sağlanmalı; yerel yönetimler mahalle
kütüphanelerini, okuma gruplarını ve söyleşileri yaygınlaştırmalıdır.
Medyada: Kısa içeriklerin yanında ayrıntılı, kaynaklı
ve açıklayıcı yayınlara da yer verilmelidir. Yanlış bilgi yayıldığında
doğrulama çalışmaları görünür olmalıdır.
Bireysel yaşamda: Her gün kısa bir süreyi bile düzenli
okumaya ayırmak, okunanlar üzerine düşünmek ve farklı görüşleri incelemek
önemli bir başlangıçtır.
Burada hedef herkesi aynı tür kitapları okumaya
zorlamak değildir. Amaç, insanların kendi meraklarının peşinden gidebildiği,
bilgiye ulaşabildiği ve düşüncelerini özgürce geliştirebildiği bir kültür
oluşturmaktır.
Gelişmişlik, yalnızca sahip
olduklarımızla değil, düşünebildiklerimizle ölçülür
Bir toplumun ekonomik olarak büyümesi mümkündür. Yeni
yollar, büyük binalar ve modern tesisler inşa edilebilir. Teknolojik araçlar
yaygınlaşabilir, iletişim hızlanabilir.
Ancak bütün bunlar, insanların düşünme ve sorgulama
yeteneklerinin de aynı ölçüde geliştiğini kendiliğinden göstermez.
Gerçek gelişmişlik, insanın yalnızca daha fazla
tüketebilmesi değil; daha iyi anlayabilmesi, daha doğru karar verebilmesi ve
başkalarının haklarına daha fazla saygı gösterebilmesidir.
Okumak, bütün sorunları tek başına çözmez. Fakat
sorunları doğru tanımlayabilmek, nedenlerini araştırabilmek ve kalıcı çözümler
geliştirebilmek için güçlü bir temel oluşturur.
Bir toplumun insanları okumuyorsa, tarihinden ders
çıkarmakta, siyasi tercihlerini bilinçli biçimde yapmakta ve yanlış bilgilerin
etkisinden korunmakta zorlanabilir.
Bu nedenle mesele yalnızca kitap sayısı veya okunan
sayfa sayısı değildir. Mesele, okuduklarımızın düşünme biçimimizi nasıl
değiştirdiğidir.
İki satır okuyup bütün dünyayı anladığını sanan
insanla, yüzlerce sayfa okuduğu hâlde hiçbir şeyi sorgulamayan insan arasında
önemli bir fark olmayabilir. Her ikisi de düşünmeyi öğrenmek yerine, kendi
inançlarını doğrulayacak şeyleri arıyor olabilir.
Önemli olan çok okumak kadar doğru sorular sormak,
farklı düşüncelere açık olmak ve gerektiğinde yanıldığını kabul edebilmektir.
Bir toplumun geleceğini yalnızca ne kadar bildiği
değil, bilmediğini öğrenmeye ne kadar istekli olduğu belirler.
Ve sonunda kendimize şu soruyu sormalıyız: İki
satırdan fazlasını okumaya sabrımız yoksa, bir ülkenin sorunlarını anlamaya,
çözmeye ve geleceğini kurmaya ne kadar sabrımız olabilir?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder