21 Eylül 2026 Pazartesi

Aşkın da Bir Son Kullanma Tarihi Var.


Aşkın da Bir Son Kullanma Tarihi Var.

Seni görünce kalbim
eskisi gibi çarpmıyor artık,
doktor “normal” dedi,
yaşın ilerlemiş,
kalbin de mesaiye kalmak istemiyor.

Eskiden sana bakınca
kelebekler uçuşurdu midemde,
şimdi kelebek yerine
reflü var biraz,
ama olsun,
o da bir hareketlilik.

Seni ilk gördüğüm gün
“İşte aşk!” demiştim.

Şimdi seni görünce
“Markete gidecektik,
yumurta almayı unutma” diyorum.

Aşk böyle bir şey galiba;
başta şiir yazdırıyor,
sonra ortak banka hesabı açtırıyor.

Sen “Beni seviyor musun?” diyorsun,
ben “Tabii ki” diyorum.

Ama içimden başka bir ses
“Elektrik faturasını yatırdın mı?”
diye bağırıyor.
 

Kıskanıyorum seni hâlâ.

Ama eskisi gibi değil.

Eskiden seni başka biriyle görünce
içim yanardı.

Şimdi “Kim bu?” diye soruyorum,
sonra gözlüğümü arıyorum. 

Romantizmimiz de gelişti zamanla.

Eskiden sana çiçek gönderirdim,
şimdi çiçek görünce
“Bunu balkona mı koyacağız?”
diye düşünüyorum.
 

Sen bana
“Birlikte yaşlanacağız” demiştin.

Ben de inanmıştım.

Meğer yaşlanmak
birlikte değil,
aynı anda unutmakmış.
 

Sen benim için hâlâ
dünyadaki en güzel kadınsın.

Ama bunu sana söylerken
lütfen ışığı biraz kıs.

Aşkın da estetik kaygıları var.

Yine de seviyorum seni.

Çünkü sen
benim hayatımın
en güzel alışkanlığısın.

Kahve gibi…

Sabahları olmasan
başım ağrıyor.

Bazen fazla konuşsan
başım yine ağrıyor.

Ama ne yapalım;

Aşk dediğin biraz da
baş ağrısını göze alıp
aynı fincandan içmeye devam etmektir.


A.A.

 


20 Eylül 2026 Pazar

İyi ve Kötünün Tarifi Var mıdır?

 

İyi nedir, kötü nedir?

İnsanoğlu var olduğundan beri bu iki sorunun peşinden koşuyor. Dinler, filozoflar, hukukçular, devletler ve toplumlar kendi cevaplarını verdiler. Fakat insanlık, binlerce yıl sonra bile iyi ile kötünün sınırlarını kesin olarak çizebilmiş değil.

Çünkü belki de mesele, iyinin ve kötünün ne olduğunu bilmemek değil; kimin iyiyi, kimin kötüyü tarif etme hakkına sahip olduğu sorusudur.

Bir toplumda iyi kabul edilen bir davranış, başka bir toplumda kötü görülebilir. Bir dönemde kahraman sayılan bir insan, başka bir dönemde suçlu ilan edilebilir. Bir devletin "vatanseverlik" dediğine başka bir toplum "baskı" diyebilir.

Öyleyse iyi ve kötünün mutlak bir tarifi var mıdır?

İyi, her zaman çoğunluğun istediği midir?

Çoğunluğun kabul ettiği her şeyin iyi olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır.

Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Bir zamanlar kölelik birçok toplumda doğal kabul ediliyordu. Kadınların eğitim görmesi, seçme ve seçilme hakkına sahip olması bazı toplumlarda uzun süre düşünülemezdi. Farklı düşünen insanların susturulması, işkence görmesi veya sürgün edilmesi kimi dönemlerde devlet düzeninin gereği sayılabiliyordu.

Toplum kabul ediyor diye bunlar iyi olabilir miydi?

Elbette hayır.

Demek ki çoğunluğun kabulü, tek başına ahlaki doğruluğun ölçüsü değildir.

Çünkü çoğunluk da yanılabilir.

Hatta bazen çoğunluk, yanlışın en güçlü destekçisi olabilir.

Kötülük yalnızca kötülük yapanın yüzünde görünmez

Kötü insanı tanımak kolaymış gibi düşünürüz.

Oysa kötülük her zaman öfkeli, saldırgan veya zalim bir yüzle karşımıza çıkmaz.

Bazen iyi giyimli bir insanın sözlerinde, bazen saygın bir makamın kararında, bazen kalabalıkların alkışında, bazen de "Bana ne?" diyerek başımızı çevirmemizde gizlidir.

Kötülüğün en tehlikeli biçimlerinden biri, normalleştirilmiş kötülüktür.

İnsanlar haksızlığa alıştığında, adaletsizliği sorgulamadığında, başkasının uğradığı zulmü "beni ilgilendirmiyor" diyerek görmezden geldiğinde kötülük yalnızca kötülüğü yapanın sorumluluğu olmaktan çıkar.

Sessizlik de zaman zaman kötülüğün ortağı haline gelir.

İyi olmak, yalnızca kötülük yapmamak mıdır?

Bir insan "Kimseye zarar vermiyorum" diyebilir.

Peki bu yeterli midir?

Bir çocuğun aç olduğunu görüp yardım etmemek kötülük müdür?

Haksızlığa uğrayan bir insanı görüp susmak kötülük müdür?

Gücü elinde bulunduran bir kişinin, gücünü kullanarak başkasını ezmesine seyirci kalmak ahlaki açıdan nötr bir davranış mıdır?

İyilik belki de yalnızca kötülük yapmamak değildir.

İyilik, gerektiğinde kötülüğün karşısında durabilmektir.

Haksızlık karşısında "Benim başıma gelmedi" dememektir.

Güçsüzün yanında durabilmektir.

Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına yapmamaktır.

Ve belki de en önemlisi, elimizde güç varken onu başkasının aleyhine kullanmamaktır.

Peki ahlakın ölçüsü nedir?

İyi ve kötüyü belirlemek için elimizde bazı temel ölçüler vardır.

Bunların başında adalet, vicdan, özgürlük, insan onuru ve başkasına zarar vermeme ilkesi gelir.

Bir davranış insanın onurunu yok ediyor, masum birine zarar veriyor, adaleti çiğniyor veya bir insanı yalnızca gücü elinde bulunduranın çıkarı için araç haline getiriyorsa, onu "iyi" olarak tanımlamak oldukça güçtür.

Burada önemli olan bir başka ölçü de şudur: Bize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına yapabiliyor muyuz?

Eğer cevabımız "hayır" ise, ahlakın en temel taşlarından birine ulaşmışız demektir.

Hukuk ile ahlak aynı şey değildir.

Bir davranışın hukuken suç olmaması, onun mutlaka iyi olduğu anlamına gelmez.

Hukuk, toplum düzenini sağlamak için oluşturulan kurallar bütünüdür.

Ahlak ise insanın kendi vicdanıyla yaptığı hesaplaşmadır.

Bir insan kanunu çiğnemeden de başkasına büyük bir haksızlık yapabilir.

Bir yönetici, kendisine verilmiş yasal yetkileri kullanarak adaletsiz bir karar verebilir.

Bir işveren, yasalara aykırı davranmadan çalışanını değersiz hissettirebilir.

Bir insan, kimseyi öldürmeden, dövmeden veya dolandırmadan da başka bir insanın hayatını zehredebilir.

Bu nedenle: Her yasadışı davranış kötüdür demek mümkün olabilir; fakat her yasal davranış iyidir demek mümkün değildir.

Çünkü hukuk ile vicdan aynı şey değildir.

Dinler iyi ile kötüyü tarif etmiyor mu?

Elbette ediyor.

Dini öğretilerin büyük bölümünde adalet, merhamet, doğruluk, yardım, kul hakkı, dürüstlük ve insan hayatına saygı önemli değerler olarak öne çıkar.

Ancak burada da insan faktörü devreye girer.

İnsanlar dini kendi çıkarlarına göre yorumlayabilirler.

Tarihte din adına yapılan kötülüklerin varlığı, dinin değil, insanın dini kendi amaçları için kullanabilmesinin de sorgulanmasını gerektirir.

Bir insanın "Ben bunu inancım için yapıyorum" demesi, yaptığı davranışı otomatik olarak iyi hale getirmez.

Çünkü insanın inancı kadar, vicdanı ve davranışının başkasına verdiği zarar da önemlidir.

İyi insan kimdir?

İyi insan hiç hata yapmayan insan değildir.

İyi insan, yaptığı hatayı fark edebilen insandır.

Yanlış yaptığında özür dileyebilen, gücünü kötüye kullanmayan, başkasının hakkını kendi hakkı kadar önemseyen, kendisine fayda sağlamasa bile doğru olanı yapabilen, başkasının acısına kayıtsız kalmayan, başkasının özgürlüğüne kendi özgürlüğü kadar değer veren insandır.

Belki de iyiliğin en önemli sınavı şudur: Kimse görmüyorken ne yapıyoruz?

Çünkü insanların önünde iyi görünmek kolaydır.

Asıl mesele, kimsenin bilmeyeceği bir durumda da doğru olanı yapabilmektir.

Kötülüğün en büyük yardımcısı: Çıkar.

İnsan, çoğu zaman doğru ile yanlış arasında değil, çıkarı ile vicdanı arasında seçim yapmak zorunda kalır.

Çıkarımız doğrularımızı değiştirmeye başladığında ahlaki sınırlarımız da yavaş yavaş kaybolur.

Dün yanlış dediğimiz şeye bugün bize fayda sağladığı için doğru diyebiliriz.

Dün eleştirdiğimiz davranışı bugün kendimiz yaptığımızda çeşitli gerekçeler üretebiliriz.

İnsan zihni, kendi çıkarını haklı göstermek konusunda oldukça yaratıcıdır.

Bu yüzden insanın gerçek karakteri, çoğu zaman çıkarı ile doğrusu çatıştığında ortaya çıkar.

İyilik bulaşıcıdır, kötülük de...

Bir toplumda insanlar birbirine güveniyorsa, iyilik çoğalır.

Bir insan diğerine yardım eder; diğeri bir başkasına...

Fakat aynı şey kötülük için de geçerlidir.

Haksızlık karşısında susan bir toplum, zamanla haksızlığı sıradanlaştırır.

Yalanın normalleştiği yerde dürüst insan saf kabul edilir.

Rüşvetin sıradanlaştığı yerde dürüstlük zarar etmeye başlar.

Liyakatin yerine yakınlığın geçtiği yerde hak eden değil, bağlantısı olan kazanır.

Ve toplumun değerleri yavaş yavaş değişir.

Bir süre sonra insanlar kötülüğü kötü olduğu için değil, kendilerine zarar verdiği zaman sorgulamaya başlar.

İşte asıl tehlike budur.

Belki de iyinin ve kötünün en basit tarifi vardır.

İyi ve kötüyü tarif etmek için yüzlerce kitap yazılabilir.

Felsefeciler tartışabilir, hukukçular maddeler koyabilir, din adamları öğüt verebilir.

Ama belki de bütün bu tartışmaların ortasında çok basit bir soru vardır: "Benim yerimde o insan olsaydı ve onun yerinde ben olsaydım, yapılanı yine doğru bulur muydum?"

Bu soruya dürüstçe cevap verebiliyorsak, iyi ile kötü arasındaki sınırı biraz daha net görebiliriz.

Çünkü insanın ahlaki olgunluğu, yalnızca kendisi için doğru olanı değil, başkası için de doğru olanı görebilmesiyle başlar.

 

İyinin ve kötünün bütün zamanlar ve bütün toplumlar için geçerli tek satırlık bir tarifi belki yoktur.

Ama insanlığın ortak deneyiminden süzülmüş bazı temel değerler vardır:

Adalet iyidir.
Merhamet iyidir.
Dürüstlük iyidir.
Özgürlüğe saygı iyidir.
İnsan onurunu korumak iyidir.
Masum olana zarar vermemek iyidir.
Haksızlık karşısında susmamak iyidir.

Buna karşılık zulüm, haksızlık, yalan, sömürü, insanı değersizleştirme ve güçsüzü ezme hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun, insan vicdanında ciddi bir sorun taşır.

Belki de iyi ile kötünün en gerçek tarifi şudur: İyi, insanı insanlığından uzaklaştırmayandır.

Kötü ise insanı, başkasının insanlığını görmeyecek kadar körleştirendir.

Ve insanlığın geleceğini belirleyecek olan da aslında bu iki seçenek arasındaki tercihtir.

 

19 Eylül 2026 Cumartesi

Dini Kullanan İktidarlarda Devlet Kültürü Var mıdır?

 

Bir devletin gücünü ordusunun büyüklüğünden, bütçesinden ya da yöneticilerinin kudretinden anlayamazsınız. Asıl sınav, iktidar değiştiğinde devletin ayakta kalıp kalamadığıdır.

Çünkü devlet, onu yönetenlerden daha büyük olmak zorundadır.

Hükümetler değişir, liderler değişir, partiler seçimleri kazanır veya kaybeder. Fakat devlet devam eder. İşte devlet kültürü, tam da bu ayrımı yapabilme yeteneğidir.

 

Devleti, iktidardan ayırabilmek.

Peki siyaseti din üzerinden yapanlarda bu ayrım ne kadar güçlüdür?

Bu soruyu sormak dine veya dindarlara karşı olmak değildir. Asıl mesele, dinin siyasal iktidarla birleştiğinde devlet anlayışının nasıl değiştiğini sorgulamaktır.

Çünkü bir siyasi hareket kendisini dini değerlerle özdeşleştirdiğinde, ona yöneltilen siyasi eleştiri de kolayca dine yönelik bir saldırı gibi gösterilebilir.

Böylece tehlikeli bir denklem ortaya çıkar: İktidara sadakat = Devlete sadakat.

Oysa ikisi aynı şey değildir.

Devlet kimsenin malı değildir.

Devletin bütçesi iktidarın parası değildir. Kurumları bir partinin mülkü, memurları da siyasi kadronun çalışanları değildir.

Devlet; iktidar değiştiğinde el değiştiren bir şirket değil, toplumun ortak örgütlenmesidir.

Bu nedenle devlet kültürünün temelinde şahıslara değil, kurumlara ve hukuka bağlılık vardır.

Bir ülkede insanlar “Devlet ne diyor?” sorusundan önce “İktidar ne istiyor?” diye düşünmeye başlamışsa, devlet ile hükümet arasındaki sınır bulanıklaşmış demektir.

Daha da kötüsü, iktidara karşı çıkmak devlete karşı çıkmak gibi sunulmaya başlar.

Oysa hükümeti eleştirmek devleti zayıflatmaz.

Hukuka aykırı bir yönetimi eleştirmek, devleti savunmanın yollarından biridir.

 

Dindarlık başka, devlet yönetimi başka.

Dindar olmak ile devleti dini bir topluluk mantığıyla yönetmek aynı şey değildir.

Devlet, belirli bir inanç grubunun değil, bütün vatandaşların ortak çatısıdır. Aynı dine inananların yanı sıra farklı inançlara sahip olanların ve hiçbir dini inancı bulunmayanların da devletidir.

Bu yüzden kamu görevlerinde belirleyici ölçü “bizden mi?” değil, “işin ehli mi?” olmalıdır.

“Bizim insanımız” anlayışı devlet yönetimine yerleştiğinde liyakat geri plana itilir; siyasi, ideolojik veya dini sadakat öne çıkar.

Bu anlayışın sonucu yalnızca kötü yönetim değildir.

Daha büyük sorun, insanların devlete değil, kendilerini temsil ettiğini düşündükleri gruba bağlanmaya başlamasıdır.

 

Devlet kültürü itaat etmek değildir.

Devlete saygı göstermek, yöneticinin her kararını doğru kabul etmek anlamına gelmez.

Devlet kültürü gelişmiş toplumlarda yurttaş, devlet kurumlarına güvenir; fakat yöneticileri denetlemekten de vazgeçmez.

Çünkü yönetici hata yapabilir.

Bir bakan yanlış karar verebilir. Bir milletvekili yanlış konuşabilir. Bir hükümet ülkeyi kötü yönetebilir.

Bunları söylemek devlete düşmanlık değildir.

Demokrasinin görevi yöneticiyi dokunulmazlaştırmak değil, hesap verebilir kılmaktır.

Devletin gücü de yöneticilerin eleştirilememesinden değil, eleştiriden sonra bile kurumların çalışmaya devam edebilmesinden gelir.

 

Din siyasetin kalkanı olmamalıdır.

Dinin siyasal meşruiyet aracı hâline gelmesi, siyasi tartışmanın niteliğini değiştirebilir.

Bir karar ekonomik sonuçları, hukuki dayanakları veya kamu yararı üzerinden değil de dini kavramlarla savunulmaya başlandığında, eleştirinin sınırları daralır.

Artık soru “Karar doğru mu?” olmaktan çıkar;

“Bunu yapan dindar mı?”

“Bizden mi?”

“Buna karşı çıkmak dine karşı çıkmak mı?” gibi sorular öne geçer.

Oysa devlet yönetiminde ölçü bunlar değildir.

Ölçü; hukuk, adalet, liyakat, kamu yararı ve hesap verebilirliktir.

İnanç, siyasetin ahlaki bir rehberi olabilir; fakat siyasi iktidarın eleştiriden muafiyet belgesi olmamalıdır.

 

Mesele dindar olmak değil.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Dindar olmak ile devlet kültüründen yoksun olmak arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Dindar bir insan güçlü bir hukuk ve devlet anlayışına sahip olabilir.

Aynı şekilde kendisini seküler olarak tanımlayan bir siyasetçi de devleti kişiselleştirebilir, liyakati yok sayabilir ve kamu gücünü kendi çıkarı için kullanabilir.

Dolayısıyla mesele din veya sekülerlik değildir.

Asıl mesele iktidara nasıl bakıldığıdır.

İktidar bir emanet mi, yoksa mülk mü?

Devlet bir ortak değer mi, yoksa siyasi grubun aracı mı?

Kamu görevi bir sorumluluk mu, yoksa sadakat karşılığında dağıtılan bir imkân mı?

Bu soruların cevabı, bir toplumun devlet kültürünü gösterir.

 

Gerçek devlet kültürü nerede başlar?

Gerçek devlet kültürü, iktidar bizim desteklediğimiz kişilerdeyken değil, sevmediğimiz kişiler yönetimdeyken ortaya çıkar.

Çünkü insanın kendi tarafındaki yanlışları savunması kolaydır. Asıl mesele, karşı tarafın hakkını da kendi hakkı kadar savunabilmektir.

Bugün iktidarda olanın yarın muhalefete düşebileceğini; bugün muhalefette olanın yarın iktidara gelebileceğini kabul etmek gerekir.

Hukuk herkes için aynıysa devlet vardır.

Liyakat kimliğin önündeyse devlet kültürü vardır.

İktidar eleştirilebiliyorsa demokrasi vardır.

Ve devlet, onu yöneten kişiden daha büyükse kurumsal bir devlet anlayışı vardır.

Sonuçta mesele şu soruya kadar indirgenebilir: Biz devleti mi seviyoruz, yoksa devleti yönetenleri mi?

Bu soruya dürüstçe verilen cevap, devlet kültürümüz hakkında çok şey söyler.

 

18 Eylül 2026 Cuma

Facebook’un Sessiz Seyircileri.

 

Facebook'ta ilginç bir topluluk var.

Her gün oradalar.

Sabah kahvesini içerken Facebook'a bakıyorlar. Öğlen bir kez daha bakıyorlar. Akşam koltuğa oturunca yine bakıyorlar.

Kim ne yazmış?

Kim nereye gitmiş?

Kimin çocuğu evlenmiş?

Kim hastalanmış?

Kim ölmüş?

Kim siyaset yapmış?

Kim kime laf sokmuş?

Hepsinden haberleri var.

Ama kendileri hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.

Çünkü sesleri çıkmıyor.

Bir beğeni yok.

Bir yorum yok.

Bir “geçmiş olsun” yok.

Bir “tebrik ederim” yok.

Bir “ben de böyle düşünüyorum” yok.

Bir “katılmıyorum” bile yok.

Sanki Facebook'a insan olarak değil, güvenlik kamerası olarak bağlanmışlar.

 

Okuyor, ama görünmüyor

Bunların en büyük yeteneği görünmeden her şeyi görmektir.

Paylaşımınızı okurlar.

Fotoğrafınıza bakarlar.

Yazınızı sonuna kadar okurlar.

Hatta bazen yazdığınız yazı hakkında sizin bilmediğiniz kadar bilgi sahibi olurlar.

Ama bir işaret bırakmazlar.

Bir “like” bile çok görülür.

Çünkü Allah korusun, beğeni verirlerse “Bu adam bunu beğenmiş” diyeceklerdir.

Yorum yazarlarsa daha büyük tehlike vardır: “Bu adam böyle düşünüyor.”

İşte asıl korkulan budur.

Düşüncesinin bilinmesi!

Çünkü düşünce ortaya konulduğu anda insan görünür hâle gelir.

Görünür olmak ise cesaret ister.

 

En güvenli yer: Seyirci koltuğu

Sosyal medyanın en güvenli yeri seyirci koltuğudur.

Oradan herkesi eleştirebilirsiniz, ama kimse sizi eleştiremez.

Çünkü ne düşündüğünüzü kimse bilmez.

Yanlış bir şey söyleme riskiniz yoktur.

Tartışmaya girmezsiniz.

Kırılmazsınız.

Kırmazsınız.

Sorumluluk almazsınız.

Ama bütün gelişmelerden haberdar olursunuz.

Bir bakıma hayatın hem içinde hem dışındasınızdır.

Üstelik bedava!

Peki neden bu kadar sessizler?

Hemen “korkuyorlar” demek haksızlık olur.

Kimi gerçekten tartışmadan hoşlanmaz.

Kimi özel hayatını paylaşmaz.

Kimi sosyal medyayı yalnızca haber alma aracı olarak kullanır.

Kimi de “Ne gerek var?” diye düşünür.

Bunların hepsi anlaşılabilir.

Fakat başka bir kesim daha var.

Onlar aslında söyleyecek çok şeyi olduğu hâlde söylememeyi tercih ediyor.

Çünkü herkesle iyi geçinmek istiyorlar.

Bugün sizin yazınızı beğenmezlerse siz darılırsınız.

Yarın başkasının yazısını beğenirlerse öteki darılır.

Sonunda en güvenli yöntem bulunmuştur: Hiçbir şeyi beğenme!

Böylece kimseyle kötü olmamak mümkün sanılır.

Fakat bunun başka bir sonucu vardır: Kimseyle gerçekten yakın da olmamak.

 

“Görüldü” çağının insanları

Eskiden insan ilişkilerinde en kötü şeylerden biri ilgisizlikti.

Şimdi ise ilgisizliğin son derece modern bir biçimi var: sosyal medya, Görüldü, ama cevap verilmedi.

Facebook'ta bunun daha gelişmiş versiyonu yaşanıyor.

Yazınızı gördü.

Okudu.

Belki arkadaşına anlattı.

Belki eşiyle konuştu.

Belki kendi kendine “Doğru söylüyor” dedi.

Ama size gelince: Sessizlik.

Çünkü sosyal medyada bazıları için düşünce paylaşmak değil, düşünce biriktirmek makbuldür.

 

Oysa sosyal medya biraz da iletişimdir

Facebook'un adı üzerinde: Sosyal Medya.

Yani insanlarla bağlantı kurmak için var.

Bir insanın yıllardır arkadaşınız olup da paylaşımlarınızın hiçbirine tepki vermemesi elbette suç değildir.

Kimse kimseye “like verme vergisi” ödemiyor.

Ama insan ister istemez düşünüyor: Bu kadar yıldır arkadaşız; gerçekten birbirimizin hayatında mıyız, yoksa birbirimizin dijital vitrininin seyircisi miyiz?

Çünkü dostluk yalnızca birbirinin hayatından haberdar olmak değildir.

Bazen bir “Tebrik ederim.”

Bazen “Geçmiş olsun.”

Bazen “Ne güzel olmuş.”

Bazen de “Ben senin gibi düşünmüyorum.”

Hepsi iletişimdir.

 

Bir de gizli hayranlar var

İşin en komik tarafı ise bazen ortaya çıkıyor.

Siz bir yazı yazarsınız.

Kimse beğenmez.

Kimse yorum yapmaz.

Sonra sokakta biri yanınıza gelir: “Geçen gün yazdığın yazıyı okudum. Çok güzel yazmışsın.”

Şaşırırsınız: “Sen Facebook'ta değil miydin?”

“Vardım.”

“E niye bir şey yazmadın?”

“Bilmiyorum.”

İşte Facebook'un gizli dünyası budur.

Beğenmeyen okur.

Yorum yapmayan düşünür.

Sessiz kalan konuşur.

Ama bütün bunları sizin haberiniz olmadan yapar.

 

Belki de asıl sorun bizde

Burada biraz da kendimize dönmek gerekiyor.

İnsanlardan sürekli tepki beklemek de doğru değil.

Her yazdığımız yazının beğenilmesini, her fotoğrafımızın övülmesini, her düşüncemizin desteklenmesini beklersek sosyal medyayı bir tür alkış makinesine dönüştürürüz.

Oysa düşünce, alkış almak için değil; paylaşılmak ve tartışılmak için vardır.

Bazen hiç kimsenin beğenmediği bir yazı, bir kişinin zihninde önemli bir soru yaratabilir.

Bazen yüz kişinin “like” verdiği bir paylaşım ise ertesi gün unutulur.

Bu nedenle rakamların da fazla büyütülmemesi gerekir.

 

Son söz

Facebook'taki sessizleri küçümsemeyelim.

Ama onları da kutsamayalım.

Kimisi sessiz çünkü mahremiyetine düşkün.

Kimisi tartışmadan bıkmış.

Kimisi yalnızca okumayı seviyor.

Kimisi ise hayatı uzaktan izlemeyi tercih ediyor.

Fakat insanın sürekli olarak başkalarının hayatına bakıp kendi düşüncesini saklaması, üzerinde düşünülmeye değer bir davranış.

Çünkü hayat yalnızca seyretmekten ibaret değil.

Bir noktada insanın sahneye çıkması, kendi cümlesini kurması, gerektiğinde “katılıyorum”, gerektiğinde “katılmıyorum” diyebilmesi gerekiyor.

Yoksa sosyal medya arkadaşlık değil, dijital gözetleme hâline geliyor.

Ve belki de Facebook'un en kalabalık grubu gerçekten de şudur: Hiçbir şey yazmayanlar. Hiçbir şeyi beğenmeyenler. Ama hiçbir şeyi kaçırmayanlar.

Onlara kızmaktan çok şu soruyu sormak gerekiyor: “Hayatı gerçekten yaşıyor musunuz, yoksa yalnızca başkalarının hayatını mı izliyorsunuz?”